Hürriyet - Eşitlik (ve Kadın Hakları)

                                                                                 Şeyhülislam Musa Kazım

Cenab-ı Hakk'ın samedanî yardımı ve ümmetin hür(riyetperver)lerinin mesai sarfetmesi ve ordumuzun askerî şana bihakkın layık olacak ve ilelebet ümmetin kalbinde zeval kabul etmeyen bir minnetdarlık hissi ve kemal-i ihtiramkan ile yer tutacak ve Osmanlı tarihimizin en şanlı sahifelerini süsleyecek kahramanca gayret ve dindarane hamiyet sayesinde esaret zincirinden yakamızı kurtardık ve buna dahil olan bütün maddelerin hükümlerine harfiyyen riayet edeceğimize hepimiz yemin ettik.

Fakat memleketimizde ilimler ve maarif henüz layık olduğu veçhile yayılmamış ve aydınlar arasında ne yazık ki kötü ahlak zuhura gelmiş olduğundan bu yüce kanunun hükümlerine riayet etmek hususunda hayrete duçar olduk.

Kanun-i Esasi (anayasa) nedir? Bunun ihtiva ettiği hükümler ve bize bahşettiği hürriyet ve eşitlik hakları neden ibarettir? Halkımızın çoğu bunlardan gafil, bir kısmı da gafilmiş gibi gözüktüğü ve binaenaleyh bu yüzden,

Hürriyet var, eşitlik var!

diye şu günlerde adı geçen kanunla asla münasebeti olmayan üzüntü verici bazı yakışıksız haller vukua gelmekte bulunduğu cihetle bu konu­da aşağıdaki şekilde bazı mütalaalarda bulunmaya mecbur oldum.

l. Hürriyet

Önce hürriyetten bahsedelim: "Hürriyet" azadelik, azade olmak manasınadır, amma her kayıttan azade olmak manasına değil. Çünkü mutlak hürriyet, yani her kayıttan azade olmak keyfiyeti, dünyanın hiç­bir yerinde, hatta kainat silsilesinin hiçbirinde yoktur. Mükellef ve so­rumluluk sırrı bütün kainata sirayet etmiştir. Bütün alimler ve bütün alemlerdeki nizam ve intizam, ancak mükellef ve sorumluluk sırrının herşeye sirayet etmesi sayesinde varlık sahasına çıkmıştır.

İşte görülüyor ki canlılarda, cansızlarda, hatta zerrelerde bile mutlak hürriyet yoktur. Herşey birçok kayıtla kayıt altına alınmıştır ve bir­çok hükümle mükelleftir. Her mahluk behemehal kendi üstünde bir amirin emrine, bir müessirin tesirine tabidir ve bu da tabii ve cibillî bir durumdur. "O'nu hamdederek tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur." (îsra 17/44) ayeti ve benzeri daha nice apaçık ayetlerle de bu inceliklere işaret edilmiştir.

Binaenaleyh kainatın özü ve mevcudatın özeti olan insanda mutlak hürriyetin olamayacağı haydi haydi böyledir. Nitekim "insan başıboş bırakıldığım mı zanneder?" (Kıyame, 75/36) ayet-i kerimesi de işte bu hakikatı beyan sadedinde nazil olmuştur.

İnsanda mutlak hürriyet nasıl olabilir ve insan nasıl "başıboş bırakılmıştır" denebilir ki insan, maddî hayatını muhafaza etmek için birçok tabiî kuvvetin hükmü altında bulunmak ve birçok yaratılış kanununun esirleriyle kayıtlı bulunmak hususunda diğer canlılarla hemhal oldukdan başka, fıtraten itidal mizacı ve tab'an medenî olması cihetiyle diğer canlılar gibi basit gıdalar, elbise ve tabiî meskenlerle iktifa edemeyeceğinden gıda, elbise ve meskenini tedarik etmek hususunda birçok sınaî işlere muhtaçtır. Bu sınaî işlerin meydana gelmesi ise insanlar arasında yardımlaşmanın ve ortaklaşa hareket etmenin oluşmasına bağlıdır. Çünkü hiç kimse kendine lazım olan herşeyi yalnız basma yapmaya muktedir değildir. Bununla beraber insanda hayvanî kuvvetler melekî kuvvetlere galip olduğundan ve bu cihetle mutlak olarak menfaati celbetmek ve zararlı şeyleri gidermek arzu ve hırsı herkeste cibillî bir durum olduğundan, aralarında adalet ve nizamın bozulmadan korunmuş kalabilmesi için bütün insan fertlerinin, bir diğerine yardım etme ve ortak olma hususlarında vaz edilmiş bir takım kanunların hükümlerine dahi boyun eğmek ve uymak mecburiyetleri vardır ve bu mecburiyet dünyanın her tarafında geçerlidir, şu kadar ki bu kanunlar her yerde aynı derecede, aynı mealde olmayıp her memleketin, her iklimin mizacına, örf ve adetlerine, mezhebinin kaidelerine göre tanzim edilmiştir. Bundan başka insan şu küçük cismiyle beraber bir nüsha-i kübra olmak ve o küçük latif cismine bir de hiçbir canlı türünde olmayan ulvî bir ruh eklenmesi sebebiyle maddî ihtiyaçlarını tedarik etmek için birtakım tabiî ve vaz edilmiş kanunlara boyun eğmeye ve uymaya mecbur olduğu gibi ruhî ihtiyaçlarını tedarik etmek için birçok serî kanunların hükümlerine boyun eğmek ve uymakla da mükelleftir.

Şu halde Kur'an'ın dünyaya yönelik siyasî hükümlerinin bazı kısımlarını beyan etmekten başka birşey olmayan Kanun-i Esasi'mizin bize bahşettiği hürriyetten maksat, bundan önce kahır ve istibdadının altında ezildiğimiz makul ve meşru olmayan bir takım batıl kayıtlardan azade bir hürriyettir ki o da vaz edilmiş kanunlar ve dinî kaidelerimiz ve millî adetlerimiz dairesinde serbestçe hareket etmekten ibarettir.

         … 

Evet, insan hür olmakla beraber bulunduğu memleketin vaz edil­miş kanunlarının hükümlerine uymaya mecburdur. Ve bu uyma insanlık için gerekli ve medeniyet için zaruri olan şeylerdendir. Zira mademki insan yaratılışı icabı medenîdir ve içtimaî bir heyetle yaşamak mecburitindedir, şu halde içtimaî heyeti teşkil eden her ferdin daima o heyete ait umumî menfaatlara hizmetkar olması, hatta kendi şahsî menfaatlarını bile o umumî menfaatlar zımnında gözetmesi ve bu içtimaî heyetin menfaatlarına yönelik her teklife boyun eğmesi, uyması ve her fiil ve sözünde ve bütün tavır ve hareketlerinde umumî menfaatları ithal etmekden son derece sakınması ve gerektiğinde kendi şahsî menfaatini umumî menfeatin oluşmasına feda etmesi lazımdır. Çünkü eğer böyle olmayıp da herkes daima kendi şahsî menfaatlarını gözönüne alır ve bu maksadın oluşması için her hususta istediği gibi serbest kalırsa -insanın fıtratında hayvanî hevesler galip olduğundan ve bu sebeple her şahıs kendi nefsine, kendi tabiatına, kendi arzusuna uygun olanı celbetmeye, olma­lı gidermeye talip olduğundan- her şahsın her ne suretle olursa olsun sırf kendi menfaatlarını temin ve tahsil etmek için başkasının haklarına avüz etmekten sakınmıyacağı ve içtimaî heyetin kıvamının sebebi olan tekliflere boyun eğmeyeceği ve bu suretle umumî menfaatların bozulmasına sebebiyet vereceği ve ardından mensup olduğu içtimaî heyetin intizam şirazesini bozacağı apaçık bir durumdur.

Şu halde içtimaî hayatın adalet ve hakkaniyet dairesinde cereyan etmesine şiddetle lüzum vardır. İçtimaî bir heyete adalet ve hakkaniyeti gösterecek şey ise ancak kanundur. Zira insanları akılları farklı olduğundan, yani herkesin aklı ve görüşü bir seviyede bulunmadığından, bir adalet kanunu olmaksızın her hususta hakkı batıldan ayırmak herkesin karı değildir.

Bunun içindir ki Adem'in yaratılışından beri her nerede bir insan cemiyeti teşekkül etmişse o cemiyet tarafından orada kendi içtimaî ha­yatlarını muhafaza etmeyi üstlenen bir kanunun varlığına ihtiyaç hissedilerek kendi ihtiyaçları nisbetinde bir kanun vaz etmeye ve o kanunun hükümlerine uymaya mecburiyet hasıl olmuş ve bu usul dünyanın her yerinde cari olagelmiştir.

Her millet kendi içtimaî hayatı ve millî selameti için böyle bir takım vaz edilmiş kanunların hükümleriyle kayıtlı ve mükellef oldukları gibi yine aynı hikmete binaen birçok mezhebî kaidelerin hükümleriyle de ka­yıtlı ve mükelleftir. Ve bu da zarurî bir durumdur. Zira insan ruh ile be­denden meydana gelir. Halbuki beden fani, ruh ise bakidir. Bu fani alemde fani bedenlerin hayat ve saadet sebeplerini gösterecek, bildire­cek birtakım vaz edilmiş kanunların hükümleriyle kayıtlı olmak lazım gelince, baki alemde baki ruhlann saadet ve refah yollarını bildirecek ve hatta bu dünyada bile muhtaç olup da eksik akıllarımızla idrak edemeyeceğimiz nice hakikatleri bize gösterecek birtakım dinî kaidelerin hü­kümleriyle mükellef olmak lazım geleceği öncelik kazanır.

Mezhebî kaideler şer'î kanunlar demektir. Bu da Allah'ın bir lütfü olarak insanların dünyevî ve uhrevî, maddî ve manevî saadet sebeplerini tayin ve temin etmek üzere Allah tarafından bir peygamber vasıtasıy­la insanlara tebliğ edilen hükümlerdir. Bu hükümler itikat, amel ve ahlaka yönelik olup bu hükümlere riayet edenlerin saadetin en uzak mertebelerine yükselecekleri ve etmeyenlerin zilletin sefil derekesine düşecekleri şüphesizdir.

Bilhassa şeriatımız iki yönü, yani hem dünyevî hem uhrevî hüküm­leri topladığı ve vaz edilmiş kanunlarımızın çoğu ve özellikle Medenî Kanun'umuz, hukukî hükümlerimiz münhasıran şer'î hükümleriyle ka­yıtlı olmamız kendi içtimaî hayatımız ve millî menfaatlarımızın iktizasıdan olduğunu beyan etmeye hacet yoktur.

Bu kaideler cümlesinden biri de kadınların örtünmesi (tesettür-i nisvan) meselesidir. Kanun-ı Esasî'mizin ilan edilmesi üzerine bazı yerlerde bu meseleye riayet edilmediği üzülerek görülmekte ve bu yüzden Allah korusun müslümanlar arasında büyük bir fitnenin zuhur etmesinin an meselesi haline geldiği işitilmektedir. Ve bu da tabiî bir şeydir. Çünkü yüzlerce milyon müslümanın canlarından daha aziz, ruhlarından daha mukaddes bildikleri yüce bir dinin hükümlerinden şerî bir hükme karşı müslüman unvanı altında bulunan bazı kimseler tarafından bu gibi saygısızlıkların gösterilmesi ve hatta bunu tahkir etmeye kadar vardırmaları bütün müslüman halkın mukaddes haklarına tecavüz etmek demek olacağından böyle manasız bir işten, bir hiçten dolayı dünyanın her tarafında bulunan bütün müslümanların dinî hislerinin galeyana geleceği açıkça anlaşılır şeylerdendir.

Bununla beraber bazı müslümanların reva görülmeyecek böyle bir hale cüret etmeleri her türlü dünyevî saadetimize delil bildiğimiz ve ifazasına yemin ettiğimiz Kanun-i Esasî hükümlerine de aykırı olduğundan hükümetimizin bu konuda etkili tedbirlere başvurması lazımdır. Zira Kanun-i Esasî'nin 4. ve 11. maddelerinin hükmüne göre Osmanlı Devleti'nin dini İslam dinidir ve Zat-ı Hazret-i Padişahî hilafet dolasıyla İslam dininin hamisidir. Bu devletin dini İslam dini olup Zat-ı Hazret-i Padişahî de bu dinin hamisi olunca Devlet-i Aliye'nin tebeası olan her müslüman bu yüce dinin bütün hükümlerine riayet etmeye mecbur olduğu gibi, aksi takdirde icra kuvveti demek olan hükümetimiz dahi o gibi kimseler hakkında zecrî tedbirler almaya mecburdur. Zira bu Devlet-i Aliye'nin tabiiyetine sahip olan bir müslümanın dinin hükümlerinden bir hükme riayet etmemesi ve o hükmü tahkir etmeye kadar varması, Kanun-i Esasî'mizin şu iki mühim maddesinin hükümleriyle telif edilmesi mümkün olamıyacağından, bu gibi kimseleri hükü­metimizin tedip ve terbiye etme mecburiyeti, kendisine düşen mühim vazifeler cümlesindendir.

Şeriat-ı garra-yı Ahmediye'de emredilen şeylerin hepsi faydalı oldu­ğu gibi nehyedilen şeylerin cümlesi de zararlıdır. Bugün bu hakikat bütün aklı erenlerin ve hakimlerin tasdiki altındadır.

İşte şeriatımızda emredilen şeylerden biri de müslüman kadınların kendilerine mahrem olmayan kimselerden örtünmeleridir ki o da saçları dahil olduğu halde vücutlarını zinetten arındırılmış bir şeyle, şehveti celbetmeyecek bir elbise ile örtmekten ibarettir.

Şimdi bu şer'î hükmün hikmet ve maslahata uygun olup olmadığını muhakeme edelim. Biz diyoruz ki şeriatımızın diğer hükümleri gibi bu yüce hükmü de hikmet ve maslahata uygundur, insana lazım olan şey­ler ve medeniyetin zaruretleri cümlesindendir. Ve bu da çokça vecihle sabittir:

l. Kadınlar yaratılıştan nazik ve erkeklerin taarruzgahı olduklarından onlar hakkında yabancılardan örtünmek kendileri için büyük bir ni­met ve büyük bir şefkat eseridir. Çünkü bütün güzellikleriyle bir kadı­nın, özellikle genç ve güzel bir kadının başkalarının ve yabancıların şehvet bakışlarına arz-ı endam etmesi ve özellikle bütün şehevî kuvvetlerin insan bedeni üzerinde bütün dehşet ve şiddetiyle hükmünü yürüttüğü böyle bir zamanda erkeklerle, hem de kendisi ile gayrımeşru münase­bette bulunmak arzusuna son derece mağlup ve çok arzulu olan erkek­lerle sohbette ve arkadaşlıkta bulunması onun kadınlık kıymetini azalt­maktan başka hiçbir şeyle neticelenmez. Bunun böyle olduğunu genişçe açıklamaya ihtiyaç yoktur. Çünkü bu o kadar açık bir hakikattir ki bunu inkar etmek adeta iki kere iki dört eder hakikatini inkar etmek menzilesindedir.

2. Malumdur ki bir ailenin saadetini temin etmesi iki tür mühim vazifeye bağlıdır. Bunlardan biri eve ait vazifeler, diğeri evin dışına ait va­zifelerdir. Bu iki tür vazifeleri yalnız kadın ifa edemeyeceği gibi yalnız koca da ifa edemez, şu halde bu vazifeleri taksim etmek gerekir. Eve ait vazifeleri kadına, evin dışındaki vazifeleri kocaya yüklemek gerekir. Bu­nun aksi olmaz. Zira kadınların aslî yaratılışlarındaki nezaket ve zerafet gereğince onların birtakım zor işlerden ibaret olan dış işlerle meşgul ol­maları hikmet ve maslahata uygun olamayacağı gibi, erkeklerin ev işle­riyle meşgul olmak için varlıklarını ortaya koymalarım da hiçbir akl-ı se­lim caiz göremez. Çünkü bu adeta tabiat kanununu değiştirmeye, kadın­ları erkek, erkekleri kadın yapmaya kalkışmak demektir, bunun batıl olduğunda ise hiç kimse tereddüt etmez.

Bir de kadınların yaratılış gayeleri, onların sırf dünyaya çocuk getir­meleri ve o çocukları bir müddet terbiye etmelerinden ibarettir. Binaena­leyh eğer kadınlar dış işlerle meşgul olmaya kendilerini verirlerse kadın­ların yaratılışına terettüp edecek şu mühim hikmetin ve büyük maslaha­tın ortadan kalkacağı ve bu halin bilahare insan neslinin dünyadan kesilmesine sebebiyet vereceği şüphesizdir.

Mademki kadınların uhdelerine terettüp eden vazifeler sırf ev işlerini düzene koymaktan ve dünyaya getirdikleri çocukları terbiye etmek­ten ibarettir, şu halde onların bütün zinetlerini takınarak açık saçık ol­dukları halde kendi kadınlık kıymetlerini haleldar edecek olan mahalle­re gitmeleri ve bütün güzellikleriyle birtakım şehvetperest erkeklerin toplanma yeri olan mahallerde bulunmaları; onların bu hareketlerinden telafisi mümkün olmayan birçok zarar meydana gelir ve nihayet ailenin saadeti bütünüyle mahvolur gider.

Bir ailenin zahmetsizce kemal doruğuna yükselebilmesi, karı ile ko­canın bir diğerine sıkıca irtibatına bağlıdır. Bu sıkı irtibat ise onların bir­birine son derece muhabbet göstermesiyle kaimdir. Çünkü karı-koca arasında muhabbetten başka bir irtibat vesilesi yoktur. Zira esasen bunlar bir diğerine yabancıdır. İki yabancıyı birbirine bağlayan, her ikisinin emellerini bir noktada birleştiren şeyin muhabbetten başka birşey olamayacağı açıktır. Halbuki bu muhabbetin bekası ve devamı, karı-kocanın iffet ve ismetlerini son derece muhafaza etmelerine ve korumalarına bağlıdır. Bunların kendi iffet ve ismetlerini son derece muhafaza etmeleri ve korumaları ise behemahal kadınların mesture olmalarına bağlıdır. Çünkü insanlarda ve umumiyetle kadınlarda rekabet ve kıskançlık hissi yaratılıştan gelen bir durumdur. Eğer bir kadın gayrımestüre olarak rastgeldiği erkekle görüşmekte, konuşmakta ve hatta istediği bir erkeği kendi evine kabul etmekte ve arzu ettiği erkek meclis ve mahfellerinde bulunmakta serbest kalırsa kocasından daha zarif, daha latif erkeklere tabiî ve gaynihtiyarî olarak kendisinde bir meyil ve muhabbet hasıl olacağı ve bilahare kocasını tarifi imkansız bir vicdan azabına duçar edeceği ve bu suretle kocasıyla kendi arasındaki muhabbet bağını, aile saadetini esasından mahvedeceği meydandadır.

Bu mahzur koca hakkında da geçerlidir. Çünkü bütün kadınlar gayrımestüre olursa bir koca karısından daha güzel, daha genç bir kadın gördüğü zaman o kadına meyletmemek, bütün kalbiyle ona kapılmamak onun gücü kuvveti dahilinde değildir. Bu ise hem kendiyle karısı arasındaki muhabbet bağını, hem de o kapıldığı kadınla o kadının kocası arasındaki irtibatı bütünüyle ortadan kaldıracağından şu halde her iki ailenin saadetini mahvedeceği şüphesizdir. Nitekim bu gibi feci hallerin çokça örnekleri görülmektedir.

İşte bu gibi hikmetlere binaen Muhammedi şeriat kadınlara örtünmeyi (tesettür) emretmiştir. Bununla beraber bir kadın mesture olmakla hiçbir meşru hakkını kaybetmez. Bir erkek ne gibi hakka sahipse bir ka­dın da aynı hakka sahip olur. Mesela bir erkek kendi malında istediği gi­bi tasarruf eder, bir kadın da öyledir. Bir erkek ailenin saadetiyle ilgili dairesinde medenî zevklerden hissedar olur, bir kadın da öyledir. Ez­cümle bir erkek aslî vazifesin! yerine getirmekle beraber vakit buldukça teferrüc için bir mesireye gider, orada hemcinsiyle arkadaşlık ve sohbet eder, geçim zorluklarıyla yorgun düşen beynini dinlendirir, sonra yine yükümlü olduğu vazifesine başlar. Gerektiğinde erkeklerin toplantısına gider, orada verilen konserlere, konferanslara katılır. Bunu kadınlar da yapabilir. Onlar da kendilerine mahsus bir edep, bir terbiye dairesinde kendilerine mahsus mesirelere gidebilirler, kendilerinden cemiyetler teş­kil ederek konferanslar, konserler verebilirler. Şeriatımız bu gibi şeylere asla mani olmaz. Aynı şekilde kadınlar mesture olmakla medeniyetin güzel neticelerinden mahrum olmazlar. İlim ve maarifle kendilerin! ve vasıflarını süsleyebilirler. Çünkü beşikten mezara kadar ilim tahsil etme­yi emreden Muhammedi şeriat, kadınları bu emirden istisna etmemiştir; ilim tahsilini erkeklere ve kadınlara farz kılmıştır.

Şu kadar ki ilim tahsil etmek yeri olan mekteplere devam etmek hususunda kadınlarla erkekler arasında biraz fark vardır. Erkekler ilk, orta ve lise mekteplerinde tahsil ettikten sonra bunların hepsinin üstünde olan yüksek mekteplerde, üniversitelerde tahsil görmeye de mecburdur­lar. Bu mecburiyet umumi değilse de bir kısım erkekler hakkında zaruri­dir. Halbuki kadınlar böyle değildir. Çünkü -bundan önceki makalemiz-de de zikrettiğimiz veçhile- kadınların yaratılışındaki hikmet, onların bir erkekle evlenerek dünyaya çocuk getirmek ve sonra o çocuktan terbiye etmek ve ev işlerini düzene koymaktan ibarettir. Kadınların bu vazifele­ri hakkıyla ifa edebilmeleri ise öyle senelerce yüksek mekteplere devam etmelerini gerektirmez. Çünkü bu vazifeleri öğrenmek için ilk, orta,lise mektepler yeterlidir. Ondan sonra bir hanım kızın kendine münasip bir erkekle evlenmesi ve beyhude yere zaman keybetmemesi gerekir.

Demek oluyor ki esasen ilim tahsil etmek kadınlara da lazımdır. Çünkü cahil bir kadın gerek ev işlerini layıkıyla çevirmeye ve çocukların terbiyesini meşru usul ve sıhhî kaideler dairesinde ifa etmeye muktedir değildir. Fakat insan türünün bekasına, insan nüfusunun çoğalmasına yegane sebep olan evlilik meselesi bir kadına düşen vazifelerin en birin­cisin! teşkil ettiğinden, ilk, orta ve lise tahsillerini gördükten sonra buna kanaat etmeyip de erkekler gibi üniversitelere devam edecek ve oralar­dan mühendis, mimar vs. olarak çıkmaya çalışacak olursa yaratılışına düşen vazifeyi suistimal etmiş ve bilahare insanlığa ihanet etmiş olacağı şüphesizdir.

Biz, kadınlar üniversitelerde okunan ilim ve fenleri hiç okumasınlar... demek istemiyoruz. Çünkü ilim tahsil etmek için bir sınır, bir son yoktur. En büyük fazilet de ilim ve marifettir. Fakat erkekler hakkında bile herkesin ayrı ayrı olarak bütün ilimleri tahsil etmesi imkan haricin­dedir. Bu mümkün olsa bile hikmete uygun değildir. Zira bir memleket­te herkes yüksek ilimleri tahsil etmeye kalkışacak olursa değersiz sanatlara rağbet edecek kimse kalmaz. Ve şu halde o memlekette ümrandan eser bulunmaz. Bütün erkekler için bile yüksek ilimleri tahsil etmek hik­met ve maslahata uygun olmayınca bunun kadınlar için hikmet ve maslahata uygun olmayacağı öncelikle böyle olur. Binaenaleyh bir hanım kızın kendi aslî vazifeleriyle ilgili olan ilk, orta ve lise tahsillerini ikmal et­tikten sonra hemen bir erkekle evlenmesi medeniyetin gerekleri cümlesinden bulunmaktadır; evlendikten, sonra arzu ederse, vakit buldukça kendi evinde yüksek ilimleri tahsil edebilir. Bu fazla, tebcil edilmiş bir meziyettir. Bu kadın eğer kudreti varsa bunu da elde edebilir. Şeriatımız buna mani olmaz, belki teşvik eder. Muhammedi şeriat kadınlarımıza son derece şefkat ve merhamet göstermiş ve onların bütün haklarını teminat altına almıştır. Bundan başka birçok imtiyaz da bahsetmiştir. Ezcümle bir erkek hem kendi nafakasın!, hem karısının ve çocuklarının nafakasını ve bütün muhtaç oldukları şeyleri tedarik etmeye mecburdur. Halbuki bir kadın bunlardan hiçbirini tedarik etmeye mecbur değildir. mesken vs. gibi şeyleri tedarik etmek münhasıran erkeklere yüklenmiştir. Bir kadının evlilik öncesi bütün masrafları babasına aittir, babası yoksa kardeşine aittir, o da yoksa, babasından da kendisine bir mal intikal etmemişse devlet hazinesine (beytulmal) aittir. Evlendikten sonra da hüküm böyledir: Yani kocasına, vefat etmişse, malı da yoksa babasına, kardeşine, mahrem olan yakın akrabasına, bunların da malı bulunmadığı takdirde yine devlet hazinesine aittir.

İşte görülüyor ki Muhammedi şeriatta bir kadın hiçbir vakit geçim yönünü düşünmeye mecbur değildir. Hatta bir kadın yemek pişirmeye, çamaşır yıkamaya, bazı şartların var olmasıyla çocuğunu emzirmeye bile-diyanet gereği mecbursa da- hukukî olarak mecbur değildir. Yani bunları yapmak için hakimin zorlama selahiyeti yoktur.

Şimdi insaf edelim, kadınlara bu kadar imtiyazı Muhammedi şeriattan başka hangi kanun, hangi şeriat bahsetmiştir? Bunun içindir ki kadınlarımız diğer milletlerin kadınları gibi ticarete vs.ye dalmak mecburiyetinde değildir. Gerçi Fatma Aliye Hanım hazretlerinin dediği gibi tesettür kaidesine riayet etmek şartıyla bizde de kadınlar ticaret yapabilir, alış-veriş edebilirler. Buna bir mani yoktur. Nitekim İslam beldelerinin ekserisinde bu hal müşahede edilmektedir. Fakat bizim konumuz esasen bunların şu gibi muamelelerle meşgul olmalarına şer'an mecburiyetlerinin olmadığını söylemektir. Hem de olmamalıdır. Çünkü kadınların böyle erkeklere mahsus olan vazifelerle meşgul olmaları kendi aslî vazifelerini ihlal etmelerine sebep olacağından onların bu gibi şeylerle meşgul olmaları hikmet ve maslahata uygun değildir.

     

Kaynak: İsmail Kara, Türkiye'de İslamcılık Düşüncesî, Kitapevi, 3. bsk.İst, 1997, 121-129. (Musa Kazım, "Hürriyet-Müsavat", Sırat-ı müstakim, sayı: l, 2,3 (1326).)