İslâm-Şark'dan Hıristiyan-Garb'a entellektüel birikimlerin transferinin en temel yolu olmuş olan "Tercümeler"', Batının Oluşumu denen birkaç yüzyıllık süreli büyük süreçte en önemli motivasyon kaynaklarından birisidir.
İslam kültüründen yapılan tercümelerin genel karakteri, aynı zamanda Müslüman-Şark'ın medeniyetinin Hıristiyan-Garp medeniyeti üzerindeki tesirinin genel karakteri hakkında da oldukça sıhhatli bir ipucu vermekledir: Batılılar, Doğuluların sosyal ve manevî ilimler ile sanat eserlerine pek alaka göstermemişlerdir: onların esas ilgilerini çeken, Müslümanların sahip bulundukları "felsefe" ve "bilim'' olmuştur. Bu açıdan bu olguyu, vaktiyle kadîm Yunan medeniyeti karşısındaki İslam medeniyetinin tavrına benzetebiliriz: Onlar da bu antik dünyanın ''felsefe'' ve "bilim'' dışındaki sahalardaki eserlerine karşı duyarsız kalmışlardı.
Tercüme Hareketi diye adlandırılan bu ''olay"ı iki ana guruba ayırabiliriz:
a; Yunanca’dan yapılan tercümeler
b: Arapça’dan yapılan tercüme/er.
Yunanca'dan yapılan tercümeler ilkin Haçlı Seferlerinin bir neticesi olarak Bizans vasıtasıyla ortaya çıkıyor.[1] (Burada hatırlatılması icap eden husus, bu tercümelerin (İngilizce Fransızca gibi millî dillere değil de Lâtince’ye yapılmış olmasıdır. Zira o dönemde Şark'ın ortak kültür dili Arapça, Garb'ınkı de Latince'dir) Fakat bunun kalitatif ve kantitatif değerinin pek önemli olduğuna hükmedilebilmesi zor görünmektedir. Daha sonraları, XV. yüzyılda yine Bizans kanalıyla bir tercüme hareketinin vuku bulduğu bilinmektedir. "Osmanlı'dan kaçan
Bizanslı" senaryosuna fazlaca dayandırılmış intibaı veren bu teori bazı bakımlardan tutarsız görünmektedir.[2] Wıll Durant, Aristo'nun eserlerinin tercümelerinin Batı'ya intikalini anlatırken, " Nasturî Hıristiyanlar tarafından beşinci asırda Süryaniceye, oradan onuncu asırda Arapça ve İbranîciye ve oradan da 1225 civarında Latinceye çevirişi yapılan bazı eserlerin Skolastisizm'i Abelard'daki fasih başlangıçlarından Thomas Aquinas'daki ansiklopedik Summacılık'a döndürmüştür. Haçlılar dönüşlerinde yanlarında eski Grek filozoflarına ait daha sağlıklı nüshalar getirdiler; İstanbul’un Türkler tarafından fethedilmesi sırasında da kuşatmadan firar etmeye muvaffak olan Rum hocalar da kalan Aristo hazînelerini getirdiler"[3]
demektedir. Edward Grant de bu n a benzer şeklide Yunanca'dan doğrudan yapılan tercümelerin sayıca az ve fakat önemli olduğunu söylemektedir.[4] H. Ziya Ülken "The influnce of Islamic Thought on Western Phılosophy" adlı makalesinin dibacesinde şunları söylemektedir:
"İslam felsefesi ve inancı 7nci ve lOncu asırlar boyunca tekamül elti ve büyük eserleri tamamlandı ki bunlar daha sonraları, 11inci asırdan 13ncü asra kadar Batı'ya nüfüz ve tesir etmek suretiyle günümüzün modern batı medeniyetinin temeli demek olan Renaissance 'in yolunu açtılar, İslam bilim ve felsefesi, 9ncu ve 1linci asırlar arasında, tercüme harekelinin (İslamların Yunanca eserleri tercüme hareketi kastedilmekte olmalı - D H) kesafeti düştükçe kemale erdi ve 12nci asırdan itibaren de Sicilya ve Endülüs yoluyla Batı'ya nüfuz etmeye başladı. Bu suretle, Batı'da büyük bir tercüme faaliyeti başlamış oldu.[5]
Arapça 'dan yapılan tercümeleri ana grupta toplanabilir:[6] Birinci gruptakiler, eski, Grek eserlerinin Arapça tercümeleri, ikinci gruptakiler ise orijinal İslam düşüncesinin ürünleridir. Eski Grek eserlerine yapılan şerh ve haşiyelerin de İslam düşüncesi ürünü olduğu açıktır. Burada önemli bir mesele karşımıza çıkmaktadır: Acaba Batı'da "intibah"a yol açan eserler, hangileridir: Eski Yunan eserlerinin Arapça tercümelerinin Tercümeleri mı yoksa bizatihi orijinal İslam eserlerinin tercümeleri mı? Adnan Adıvar bu hususun henüz bilim tarihi uzmanlarınca halledilememiş bir nokta olduğunu söylemekte[7] ise de, Avrupalıların bunu bir tür "millî gurur rneselesi" olarak algılamaları ve kendilerine "medenîlik" vasfını layık görmeye bir türlü ısınamadıkları "Müslüman Şarklılar"dan bir şeyler öğrenmiş olmayı adeta zül telakki etmelerini de göz önünde tutmak faydalı olabilecektir. Nitekim, Russell'ın nasıl da İslamların orijinal düşünce üretemediklerinden bahsettiğini mevzuu bahs ettik. Bir medeniyetin kendisi dışındaki bir medeniyet ile — bu medeniyet ister kendisinden önce, ister kendisiyle zamandaş olsun — ilgilenmesi, onun eserlerine saygı ve ciddiyet atfetmesi bir zaaf olarak telakki edilmeyi, kendisinin orijinal katkısının olmadığı hükmünü cerfel-kalem vermeyi gerektirmez. Gerçekten de İslâmlar, herhangi bir taassuba ve komplekse kapılmaksızın kadîm Yunanın, İranın Hind'in ilmine eğildiler; ama sadece "öğrencilik" île yetinmediler ve bu alanda zamanla kendi orijinalliklerini de ekleyerek "hocalık" mertebesine terfi ettiler. Dolayısıyla da onların dünya bilimine katkılarının sadece antik Grek eserlerinin muhafızlığı olduğunu söylemek açık bir garazkarlıktan gayrı bir şey değildir. Cemal Yıldırım bu konuda aynı görüşleri serdetmekte,[8] J.D. Bernal ise bir yandan "İslâm Biliminin karakterinden söz ederken "Bir butun olarak İs/am bilim adamları bilimin son klasik aşamadaki modellerini benimsediler. Bun/ara devrimci bir tarzda yaklaşmak bir yana, gelişmeleri bakımından bile pek bir gayret göstermediler"[9] derken diğer yandan da adeta ihkak-ı hak edercesine ''Yunanlıların öğretilerinin değiştirilmeden sadece çevirilerinin yapılması île yetinmeyip bunlara yeni bir canlılık verildiği doğrudur. Kadim doğunun öğretileri Yunanlıların elinde ne gibi bir değişikliğe uğramışsa bu kez yapılanlar da aşağı yukarı aynı idi, ama, bu sefer arada kurulan ilişki daha doğrudan doğruya ve bilinçli idi"[10] demekte ve hemen bu cümlenin devamında, bu doğru teşhise bir başka doğru teşhis daha ilave etmektedir: "İslam bilginleri, Yunanlıların eski efsanelerine duygusal bir bağlılık içinde olmadıklarından, Yunan öğretisine, Yunanlıların kendi/erinden çok daha bağımsız bir tarzda yaklaşabildiler. İslam’ın bilimsel eser/erini okuyanlar, çağdaş bilime özgü rasyonel yaklaşım karsısında hayrete düşerler".
Avrupa'da esas tesir hasıl eden tercüme faaliyetleri, Arapça'dan yapılan tercümelerdir. Bu tercüme harekâtının en etkili menşei Endülüs (İspanya) ve en etkili dönemi de XII. ve XIII. yüzyıllardır (1125-1280 arası).[11] Michelet, o zamanki Avrupa'nın fikir düzeyinin zavallılığını "XII. yüzyılın felsefe eserleri topu topu beş veya altı ciltten ibarettir"[12] diye kısa ve vecîz bir surette tasvir ettikten sonra bu tercümelerin Batı için ne kadar hayatî bir önem
taşıdığını, şöyle belirtir: "İşte dört deve yükü tutabilecek kadar büyük bir yığın teşkil eden eski çağın ansiklopedistleriyle yorumcularını, eserleri bizim bilginlerin, bu yem üzerine, nasıl bir açgözlülükle atılıp onu içlerine sindirdiklerini tahmin etmek güç değildir".
Ancak, Edward Grant bu tercümelerin önemi konusunda daha da iddialıdır. O, bu tercüme hareketinin "insanlık" için ne denli önem taşıdığından söz ederken, eğer bu tercümeler yapılmamış olmasaydı neler olacağım şöyle anlatır[13]: "...yalnızca ortaçağ biliminin somuta çıkması başarısızlığa uğramakla kalmaz on yedinci yüzyılın bilim devrimi de zor meydana gelirdi. "Yeni'' bilim kitlesinin kapsam ve büyüklüğü o denli eziciydi ki, bunun ilkin, özümlenmesi gerekirdi; süreç tüm bir on üçüncü yüzyılı aldı. Daha sonra ayrıntılar üzerinde yoğun bir çalışma ve önemli değişikler dönemi geldi. ... ...Batı Avrupa'yı, kuramsal bilimin sonuna kadar açmış çiçekleriyle bir bir donatan daha önceki çeviriler olmaksızın Copernicus, Galileo, Kepler, Descartes, Newton gibi büyük bilim devrimcileri, üzerinde düşünmek ve reddetmek için, çok az şey bulabilir; dikkatlerini önemli fiziksel problemler üzerinde çok az toplayabilirlerdi. On yedinci yüzyılda çözülen birçok can alıcı mesele ve zor bilimsel problem, Batı Avrupa'ya çevirilerle girdi, ya da bu bilgi temeli üzerinde sistemli yorumlar yapan ortaçağ müellifleri tarafından ortaya çıkarıldılar".
Bu satırların anlamı açıktır: Müslümanların kendilerinden öncekilerden alarak kendi orijinal katkılarıyla zenginleştirip tekamül ettirdikleri bilimsel eserlerin ve bilim zihniyetinin Batı'ya aktarılmasını, sadece Batı dünyasını değil fakat bütün insanlığı ilgilendiren ve onun bugünkü konumunu belirleyen bir olgu olarak görmek gerekmektedir.
Şark dünyasının tesirleri ile ivmelenmeye başlayan Avrupa uyanışında, bilhassa Kimya, Matematik ve Fizık bilimlerinin Şark’tan almış olduğu tesirler önemlidir.
Tercüme hareketinin bizim konumuz açısından ilgi odağımızı oluşturan kısmı özellikle İslam Fiziği ile onun ayrılmazı olan İslam Astronomisi ve bunların tamamlayıcısı olan İslam Matematiği'dir.
Batı bilim tarihlerinde çok kere, mütad olduğu üzere, Batı dünyası dışında bilim üretilmesine karşı bir çeşit kıskançlık ya da haset bulunduğu gözlenebilmektedir. Bunun en belirgin tezahürlerinden birisi, "Batı merkezcil bilim" anlayışıdır ki matematik tarihinde de bu anlayışın izleri görülebilmektedir. Mesela, bu konunun tanınmış isimlerinden Morris Kline bile, bu şekilde bir tarafgirlik içerisine girerek hulasaten, "Yunan'ın, matematiğin esas verimlendigi vatanı olduğunu" söyleyebilmektedir.[14] Ancak, her şeye rağmen, İslam medeniyetinin matematiğin gelişmesinde önemli katkılar sağladığı, gizlenemeyecek bir hakikattir.
a. İslam Matematiği:
İslam Matematiği, E.T. Bell'in, "The Development of Mathematics" isimli eserinde "Matematik Tarihi"nin "Yedi Devir"inden üçüncüsüne yerleştirilmiştir:[15]
1- En ilk zamanlardan kadim Babil ve Mısır'a kadar olan dönem.
2- Grek dönemi; bu dönem takriben M.Ö. 600 ila 300 yılları arasında uzanır ve en parlak devri de üçüncü ve dördüncü asırlardır.
3- Şarklı ve Semitik kavimlerin dönemi: Hindliler. Çinliler, Farslılar. Müslümanlar, Yahudiler v.s. Bu dönem kısmen "2nci" dönemden önce ve kısmen de sonra olup aşağıda e/e alınacak olan "4ncü" döneme kadar da uzanır.
4- Renaissance ve Reformasyon suresince Avrupa dönemi: Bu da kabaca onbeşinci ve onaltıncı asırlar demektir.
5- Onyedinci ve onsekizınci asırlar.
6- Ondokuzuncu asır.
7- Yirminci asır.
İslâm Matematiği'nın temel kaynakları, Grek, Iran ve Hind olmuştur.[16] Bu kaynakların temelinde Babil matematik geleneği yatmakta idi. Îran kaynakları daha ziyade Hind matematiğini yansıtmakta olup, Grek matematiğinden en fazla faydalanılan kaynaklar da, Euclides, Apollonius, Gerassalı Nichamachus, Menelaus, Archimedes'dır.
Bu muhtelif kaynaklara eğilen İslâm uleması sadece iyi öğrenciler olmakla yetinmemişler ve fakat zamanla bu sahada da orijinal katkılarda bulunarak hocalık mertebesine yükselmişlerdir.
Müslümanların matematik bilimine katkıları cidden çok önemli olmuştur. Bu çalışmanın doğrudan ilgi alanına girmediği için detayına inmek istemediğimiz bu konuya sadece kalın çizgilerle temas edecek olursak, bu katkıların şu alanlarda odaklandığını söyleyebiliriz: Sayılar Teorisi, Geometri, Trigonometri ve Cebir
Sayılar:
İslâm matematiğinin katkılarının belki de en başında zîkredilmesi gereken, bugün bütün dünyada "Arap rakamları" olarak bilinen rakamları [O, l, 2, 3, 4, 5, 6,1, 8, 9] geniş bir biçimde uygulama alanına sokmak, matematiği bunların üzerine temellendirmek olmuştur. Miladî III. asırda Yunan matematiğinde, Diophantus[17] île, sayılar teorisine ilgi hayli artmıştır ve fakat, daha sonra bazılarınca "Cebir"in kuruluşunun başlangıcı olarak da kabul edilmek istenmesine[18] sebep olacak kadar önemli görülmesine rağmen bu ilgi gerçek anlamında bir "Cebir" ilmi doğurmaya elverişli bir atılıma dönüşememiştir ki bunda en büyük hissedarlardan birisi de, o zamanki sayı sisteminin yetersizliği olsa gerektir. Filhakika gerek eski Yunanlıların ve gerekse de Romalıların kullanmış oldukları, bir tür "hiyeroglif olarak anılabilecek olan rakamları ve sayı sistemleri, matematik biliminin gelişmesinin önünü tıkamakta idi. Karmaşık işlemlere imkan vermeyen bu sistemin kullanışsızlığının baş sebebi "sıfır"ın bulunmamasıdır. Vakıa "sıfır" daha önceki birçok farklı kültürlerce de bilinmekte idi ki bunların arasında "altmışlı" sayı sistemine sahip bulunan Ön-Asyalı Babilliler[19] ve "yirmili" sayı sistemine sahip bulunan Orta-Amerikalı Mayalar (takriben m.s. 200-600) vardır.[20] "Sıfır"ın Hindlilerden alınarak geliştirilmek suretiyle matematik sisteminin temeline oturtulması o denli önemli bir etkiye sebep olmuştur ki J.D.Bernal, sıfır'ın keşfinin matematikteki etkisinin alfabenin keşfinin yazıdaki etkisine denk olduğunu söylemekte ve hemen devamında da, "Bundan önce aritmetik, parmak hesabinin dışında, sadece en bilgelerin anlayabilecekleri bir sırdı. Arap rakamları aritmetiği, herhangi bir ambar çırağının kavrayabileceği duruma getirdi. Araplar matematiği demokratikleştirmişlerdi.[21] demekte, E. T. Bell de bunu teyiden, sıfir'ın matematiğe sokulmasının bütün zamanların en önemli keşiflerinden birisi olduğunu belirtmektedir.[22]
Sayılar Teorisi üzerinde Cabir b. Hayyan, Şemseddin el-Bünî, Sabit b. Kurra, Ebü Reyhan El-Bîrunî, Gıyaseddin Cemşîd el-Kaşanî... gibi isimler dünya matematiğine temelli katkılarda bulunan dahi Şark matematikçileridir.
Matematiğin diğer dallarına gelince: Geometri üzerinde[23] Musa Oğulları, Sabit b. Kurra, Ebu'l-Abbas en-Neyrizî, Ebu'l-Vefa el-Buzcanî, Ebü Sehl el-Küfî, aynı zamanda fizikçi olan İbnu'l-Heysem, Bîrunî, Ebu'1-Cud, Ebü Saîd es-Siczî, daha geç devirlerde Hayyam ve Nasıreddin Tüsî... gibi isimler önemlidir. Bunlardan Hayyam ve Tüsî, Euclidien Geometri'nin çok tartışılan meşhur ve maruf "beşinci postula"sı üzerinde yaptıkları çalışmalarla ilk defa Non-Euclidien Geometri denemesine giriştiler. Trigonometri hemen tamamen İslam matematikçilerince temellendirilmiştir. Battanî, el-Hasib, Ebu'l Vefa el-Buzcanî, Ebü Nasr el-Irak, Ebü Mahmud el-Hocendî, İbn Yunus, Bîrünî, Tüsî bu sahanın en belli-başlı isimleridir. Cebir ilminin ismi dahi nerelerden gelmekte olduğunu göstermektedir. Bu ilmin adı hemen-hemen ittifakla kurucusu olarak kabul edilen Muhammed İbn Musa el-Harezmi’nin tanınmış esen "Kitabu'l-muhtasar fî hısabu'l-cebr we’l-mukabele" (Cebir ve Denklem Hesabı'na dair muhtasar bir kitap) adlı eserindeki "cebr" kelimesinden mülhemdir.[24] Ebü Abdullah el-Mahanî, Ebü Ca'fer el-Hazin, Ebü Mahmud el-Hocendî, Ebu'l Cüd, Karacî, Hayyam ... İslam cebircilerinin en tanınmışlarındandır.
b. İslam Fiziği
İslam Fiziği, Hüseyn Nasr tarafından beş devreye taksim edilmektedir:[25]
l: Meşşaî mektebi,
2: Karşı-Meşşai mekteb,
3: Mütekellimin mektebi,
4: İşraki mektebi
5: İranlı Molla Sadra mektebi.
Meşşaî Mektebi, hemen her hususta olduğu gibi tabiat felsefesinde de Aristo'yu ve onun tesis etmiş olduğu Peripatetik felsefeyi kendisine temel çıkış noktası yapmıştı. Bu meyan da Madde ve Suret ( Hylomorphism ) teorisi, Mekan ve Zaman anlayışı buradan alındı. Onlar da Aristo gibi, Mekan'ı, cismin, kendisini diğer cisimlerden ayıran dış-yüzey'i şeklinde ve fiziksel-somut nesnellik olmaktan ziyade bir geometrik-somut ide gibi algıladılar.[26] Keza boş mekan ve atom fikrini reddettiler. Zaman kavramını da aynı geleneğe uyarak hareketin bir ölçütü olarak kabul ettiler. Hareket konusunda ise, Aristo'dan yola çıkmakla beraber, ileride tekrar temas edileceği üzere, Aristo'nun bazı fikirlerini ciddî surette eleştirdiler ki bu eleştiriler ileride Avrupa'da Klasik Fizik çağının doğmasına yol açacak olan büyük gelişmelerin de anası durumundadır.
Karşı-Meşşaî (Meşşaî Aleyhtarı) Mekteb: Mekteb'in meşhur temsilcileri Muhammed îbn Zekeriyya er-Razî, Ebü Reyhan el-Bîrünî ve Ebu'l-Berekat el-Bagdadî idi. Ancak bu filozof ve ilim adamları, Meşşaîlik karşıtı olmanın dışında ortak bir paydaya sahip değildirler. Bunların arasında Razi Tabiatçılar [Tabiiyyün] okuluna mensup olup kendine has bir kozmoloji geliştirmişti. Bu kozmoloji, temelde Platon'un Timaios'daki kozmolojisine ve Maniheist ilkelere istinad etmekle idi. Birünî, Aristotelien fiziği, esaslı surette kritize etmiştir. Benzer şekilde bir kritiği de Bağdadî yapmıştır.
Mütekellimin Mektebi: Kelami çalışmaların gerektirdiği ölçüler dışında ayrıca, özel olarak fizik meseleleri üzerine eğilmiş değillerdir, Bunlar bir tür "Atomize Alem" görüşüne sahiptîler. Burada dikkat çeken husus şu olmaktadır: Mütekellimîn için "nesneler dünyası" ve onun ilmi, "doyumluk" değil "tadımlık"tır. Onların, "bu-dünya" île ilgili ilimlere yaklaşımlarından çıkarılan sonuç, bu ilimleri bir "amaç" değil bir "araç" olarak gördükleridir. Yani onlar için ilim, esas itibariyle însanın îmani problemine ışık tutmak, însan'ı Allah’a götürmekle yükümlüdür. Bir kere bu amaca ulaşılınca ilim terk edilir. Nitekim onların: Atomize Alem, görüşünü savunmaları, ilmî endişelerden değil, imam endişelerden kaynaklanmaktadır. Bunun içindir ki istisnaları olmakla beraber, mütekellimin arasından önemli ilim simalarının zuhur etmiş olduğunu ilen sürmek çok zordur.
İşrakî Mektebi: "Işık Fiziği "ni temellendirdi. Kurucusu Sühreverdî El-Maktul hem Aristo'nun "Madde-Süret Teorisi"ni ve hem de gerek Aristocu ve gerekse de Batlamyuscu kozmolojiyi esaslı surette eleştirdi. Madde-Suret Teorisi'ni eleştirmesinde Zerdüştçü-Manici etkiler de gözlenebilmektedir. Aristocu ve Batlamyuscu kozmolojiye getirdiği eleştiriler ve karşı-görüşler ise Kopernik'i öncüleyici niteliktedir.
Molla Sadra Mektebi: Geç dönemde İran’da zuhur etmiştir. Onun en önemli katkısı, "cevheri (sübstansiyel) hareket" fikrini geliştirmek olmuştur. O, aynı zamanda üç boyutlu mekan yanında dördüncü bir boyut olarak zaman’ı da fiziksel var-oluşu belirleyen temelli bir kategori olarak kabul etmiştir.
c. İslam Astronomisi
İslam Astronomisi de yine, kaynakları Grek, Hind ve İran olan bir kalkış noktasına sahiptir ve bu kaynakların yanında, eski Arap etkisinin de muayyen bir nisbette göz önünde bulundurulması gerekmektedir.[27] Bu dış kaynaklar içinde ilk tanışilan Hind ve İran astronomisi olup, Müslümanlar IX. asırdan itibaren Grek astronomisi ile de tanışmış oldular. Batlamyus, Hipparcus, Aristarchus, Geminius Antolycus, Theodosius, Hypicles, Theon gibi antik Yunan astronomlarının eserleri Arapçaya tercüme edildi.
Öğrencilik yıllarını takiben Müslüman astronomlar bu bilim dalına radikal katkılar sağlayan orijinal çalışmalar yapabilecek bir düzeye ulaşmakta gecikmediler.
Bu hususta ilk olarak Bağdat Mektebi, göze çarpan önemli bir merkez konumunda bulunmaktadır.[28] El- Hasıb, Benü Musa bu okulun en ileri gelenlerindendir. Belhli Ebü Ma'şer, Harranlı Sabit bin Kurra ve Ebü Abdullah el-Battanî de bu okula mensup büyük astronomlardandır. Onuncu asırda Ebü Sehl el-Kühî, Abdurrahman es-Süfî, Ebu'1-Vefa el-Buzcanî, Ebü Mahmüd el-Hocendî ve meşhur Biruni göz dolduran isimlerdir.
Bir başka önemli merkez Kahire'dir. Bu şehirden yetişme büyükler arasında îbn Yunus ve îbn el-Heysem XI. asırda önemli çalışmalarda bulunmuşlardır. Aynı asrın sonları civarında Abdurrahman el-Hazinî, Doğu İslâm dünyasında yetişmiş son büyük astronomi bilginlerinden olarak göze çarpmaktadır.
Yine XI. asır sonu XII. Asır başı olan dönemde Mağrib'de önemli bir sîma olarak Zerkali görülmektedir. Batılıların Arzachelis olarak andıkları alim ’Sahife" adını verdiği bir araç icad etmiş ve bu aracın ismi Batı'ya "Saphaca Arzachalis" olarak geçmiştir. Bunun yanında o, Yahudi alimlerinin de katkısıyla, yıldızların hareketlerinin cetvelleri demek olan bir "zic" hazırlamıştır. Tuleytula (Toledo) Zîci adıyla bilinen bu zîc gerek Şark ve gerekse de Garp astronomlarınca uzun asırlar boyunca kullanılmıştır. Mağrip (Endülüs) astronomi geleneği, Zerkali’den sonra Batlamyus-karşıtı bir okul olmuştur. Simyacı Cabir b. Eflah (Batı'daki adı: Geber), ilk şiddetli eleştiriyi yapanlardan birisi olarak bilinir, filozoflardan îbn Sînd ve îbn Rüşd de Batlamyus astronomisini eleştirmişlerdir. Bir başka alim-filozof İbn Bacce Aristocu kozmolojini etkisiyle Batlamyus'dan bir miktar inhiraf ederek tamamiyle dış-merkezli dairelere dayalı bir sistem önerdi. Filozof îbn Tufeyl, homo-centric (eş-merkezli) kürelerden oluşan bir kozmoloji şeması tasarladı. Spiral Hareket Teorisi olarak bilinen bu teori, İbn Tufeyl'in öğrencisi el-Bitruci tarafından daha da geliştirildi.
el-Bitruci tarafından tesis edilen bu teorinin esasları özet olarak şu şekildedir:[29]
l: Çoklu Kutuplar Sistemi kurulmuştur. Buna göre, Arz ve bütün gök cisimleri çift kutup sahibidir. Bu, bilim tarihi açısından devrim niteliğindeki ve çok uzak görüşlü bir fikirdir.
2: Göksel cisimlerin hareketi kutuplar etrafındadır ve bu hareketler de kutuplardan kaynaklanmaktır.
3: Batlamyus'un aksine, bütün göksel cisimlerin hareketi doğudan batıya doğrudur.
4: Bütün gök cisimleri, gerçek ve aklî varlıklara sahiptir. Burada, Batlamyus'dan Aris-to'ya bir dönüş gözlemlenmektedir.
5: Semavî Cisimlerin hareketlerindeki hızları, onalrın katılıklarına göre değişir. Buna göre, bir semavi cirmin katılığı arttıkça açısal hızı düşecektir. Bu da geleneksel kozmolojiden önemli bir inhiraf olarak kabul edilebilir. Zira Bitruci göksel nesnelerin arasında, "katılık"' gibi bir fiziksel kategoriyi kıstas olarak almış ve dönme hızlarının arasındaki farklıkları buna bağlamıştır. Bir kere, her ne kadar semavi cirmlere aklilik izafe ederek onları bir nevi' süper-natiırel, süper-fıziksel konuma yerleştirmiş olmakta ise de, beri yandan da on!ara fizikilik izafe etmekle de sıcak kozmoloji'den soğuk kozmoloji'ye geçme yönünde önemli bir adım almış olmaktadır.
6: Semavi cisimlerin felekleri, batlamyus'un aksine değişkendir. Bu da, "göklerde değişmeler olduğunu'' söylemek suretiyle kzomoljide ve genel olarak fizik ilminde önemli bir gelişmeye kapı açmak demektir.
7: Göksel cirmlerin hareketlerinin yörüngeleri "spiral" şeklindedir. Bunun yanında ne episaykıllar ve ne de eksantrikler vardır. Esasen, teoriye "spiral hareket teorisı" adinin verilmesinin sebebi, semavi cisimlerin hareketlerine ait yörüngelerin dairesel değil de spiral olduğunu iletri sürmesi olmuştur. Bu teori, bilim tarihinde önemli bir adım olarak kabul edilebilir. Zira, dairesel hareket fikrinin terk edilmesi, Aristo-Batlamyus geleneğinden gelen birçok fikre karşı genel bir başkaldırı niteliğindedir. "Dairesel-olmayan semavi yörüngeler" fikrini Batı'da hayli uzunca bir müddet sonra Keppler yemden ve daha radikal bir şekilde ele alarak kadim astronomiye büyük bir darbe indirecektir.
8: Gök cisimlerinin günlük deveranları vardır.
9: Göksel nesnelerin deveranında. Çoklu Hareket Sistemi vardır. Bu, gök cisimlerinin hareketlerinin düzlemsel değil de uzaysal bir ortamda kabul edilmesi demektir. Buna göre, gök cisimlerinin hareketleri enlemsel, boylamsal ve günlük’tür.
10: Hareket, sadece bir konum degişmesi değil, bundan daha fazla olarak, hız ve enerji'nin bir fonksiyonu 'dür.
11: Semavi cirmlerin hiyerarşik dizilişleri yeniden düzenlenmiştir. Buna göre, Venüs, Güneş'in altında Utarit (Merkür) ise üstünde yer alır. Platon'a göre bunların her ikisi de Güneş'in altında, Ptolemaios'a göre isse, üstündedir.
Bitruci’nın bu sistemi Batı'da çok geniş bir tesir alanı yaratmış ve Kopernık'e öncülük etmiştir. Ne var ki, Kopernik, De Revolutionibus Orbium Coelestium Ceîest (Semavî Cirmlerin Hareketine Dair) isimli meşhur eserinde Battanî ve Zirkali’yi ismen zikrettiği halde Bitruci’den söz etmemektedir.
XII. Doğu İslam Astronomisinde önemli Kır canlanma Merağa Mektebi ile görülmektedir ki bu mektebin tesirleri XV. asra kadar devam edecektir. Nasîreddin Tüsî tarafından kurulan Merağa Rasathaneyi bünyesinde şekillenmeye başlayan bu okulun meşahiri arsında Kutbeddin Şirazî, Müeyyiddüd-din el-Urdî, Çinli Fao Mun-Ji bulunmaktadır. Daha önce İbnü'l-Heysem tarafından hazırlanmaya başlanan Sancari Zîcı XII.yy'da tamamlanmış ve bunu XII.yy'da meşhur İlhanlı Zîcı takip etmiştir. Nasîreddin Tüsî daha sonra talebesi Kutbeddin Şîrazi tarafından daha da geliştirilen bir teori ortaya attı. Bu teori, mükevvenatın merkezi konumdan Batlamyus tarafından uzaklaştırılan Arz'ı tekrar merkez konumuna getiriyor ve gezegenlerin görünür hareketlerinin açıklanmasında da yine Batlamyus'dan farklı bir açıklama modeli kuruyordu. Bu teori XIV.yy. astronomu Şamlı îbn Şatır tarafından daha da rafine bir hale getirildi, îbn Şatır'ın teorisi, kendisinden iki asır sonra Oıoprnik tarafından kurulan teorinin aynısıdır. Bu hususda Hüseyin Nasr şunları yazmakladır:
"îbn Şatır'ın Ay sistemi, Kopernik'in iki yüzyıl sonra sunduğu Ay sistemini aynısıdır. Bu, Kopernik'in muhtemelen Bizans tercümeleri kanalıyla İslam astronomisînin gelişmelerinden haberdar olduğunu gösterir. Kopernik astronomisinde yeni olan şeyler temelde Ey-Tüsî ve öğrencilerinin okulunda mevcuttur.''[30]
Bu bilim alanda son büyük teşebbüs Merağa Mektebi model alınarak tesis edilen Semerkand Mektebi oldu. Bu da yine Semerkand şehrinde kurulan bir rasathane etrafında teşekkül etmişti. Kurucusu, Timur oğullan neslinden Uluğ Bey olup Gıyaseddin Cemşîd el-Kaşanî, Kadızade Rumî, Ali Kuşçu gibi isimler hem bu okulun en önemlilerinden ve hem de İslâm astronomisinin son büyüklerindendirler.
Bundan sonra en son ve fakat hızı çabuk kesilen bir teşebbüs ise İstanbul Mektebi
olmuştur. Bu mektebin en büyük şöhreti, "İstanbul Razsathanesi’nden ileri gelmektedir. Rasathane 1577 senesinde, Sultan III. Murad zamanında, padişah emriyle ve Sadrazam Sokollu Mehmed Paşa vasıtasıyla, Kahireli Türk asilli meşhur bilgin Takiyüddin Mehmed bin Ma'rufa kurduruldu. Kurucusu Takiyüddin tarafından "Daru'l-Rasadu'l-Cedîd" ismi verilen bu ilim merkezinde çok önemli çalışmalar yapıldıysa da, aradan çok geçmeden, Kadızadeler'den Ahmed Şemseddin’in padişaha sunduğu meş'um ve cehalet timsali bir ariza neticesinde, 1580 senesinde topa tutularak yıkılmıştır. Bundan sonra artık İslâm dünyasında bu kalitede çalışmalar nadiren zuhur eden bir kaç kişinin şahsî gayreti dışında sistematik değerini kaybedecek ve bu da onun, mukadder akıbetini hazırlanacaktır.[31]
[1] Russell., B.F.T.,s.418.4
[2] Bu hususta. Macit Gökberk "Felsefe Tarihi" isimli eserinde iki isim zikretmekledir: İstanbullu Georgıos Gemistos Plethon ve Trabzonlu Basilius Bessanon. [ Gökberk., F.T., s. 193.4-194. l ]. Süleyman Hayri Bolay'ın makalesinde şu isimler de vardır: Theodor Gaza, George Amiroutzes ve George Scholarinse Gennadins. (Botay., Mk: Biz. ALM., s. 139-240)Ancak Bolay yapmış olduğu yorumun sonucunda. "Bizans’tan kaçan âlimler"ın Batı'daki bilimsel gelişmeye bir katkısı olmadığı neticesine varmaktadır.
[3] Durant.,STR.PHIL.,s.73.1
[4] Grant., O.Ç.F.B., s.20.2
[5] Ülken., Mk: INFLUENCE., s.l.st.-l v.dv. Ayrıca, bkz: Ülken.,İ.F., s.304
[6] Bu konuda daha geniş bilgi için, bkz: Karlığa., Mk: B. D.O
[7] Adıvar.I., s. 102.4
[8] Yıldırım., B.T.,s.72.1
[9] Bernal.l., s.195 2.pr.st:l-3
[10] Bernal.l., s. 193.1/1
[11] Adıvar.1., s. 103. I. Ülken., Mk: INFLUENCE., s.4 1/1 v.dv.
[12] Michelet., RÖNESANS.,s.81.l
[13] Grant.,O.Ç.F.B.,s.21.2
[14] Kline., MATH. WEST., s.9-10. Bu konuda ayrıca şu makaleye müracaat edilebilir: İ. Yavuz., Mk: SÖM. çağ. MAT. TAR.
[15] E.T.Bell., DEVELOPMENT., p.l6.3-p.l9.3
[16] Nasr., İSL. İL, s.77.sü:l. pr:3. v.dv.
[17] Doğum tarihi belirsiz olup m.s. 250'de ölmüş olan Diophantus, sönen Yunan medeniyetinin son ışıklarından birisidir. Kendisinin matematik ilmine küçümsenemeyecek katkıları olmuştur. Bu arada, matematik tarihinde kendi adına izafeten Diophantin Problemi olarak anılan ve, bütün matematik tarihinin en zorlu problemlerinden birisi olarak bilinen bir problemi çözümsüz o!arak bırakmıştır. Problem kısaca şöyledir: Orta-okul matematiğinden de bilindiği üzere, bir dik üçgenin bir dikkenarı 3 ve diğer dikkenarı da 4 ise bu dik üçgenin hipotenüsü ( yani, uzun kenarı) 5 olur. Bu kural bir genelleştirmeye tabi tutulacak olursa, 3. 4 ve 5 sayılarının tam katkıları için de geçerli olduğu görülmektedir. Bu haliyle Pythagoras ( Pisagor ) Teoremi olarak bilinen bu bağıntının matematik dille ifadesi. x 2+ y2 = z2 şeklindedir. Eğer "Pisagor üçlüleri" de denen x, y ve z'nin "tam sayı" olmaları istenirse, bu takdirde x=3, y=4 ve z=5 veya bu sayıların tam katlarıdır. x =3,6,9.... y=4,8,12..,. z=5,10,15 ...ilh. için 32 + 42 = 52 : 62 +82 = 102: 92+l22 = 152... eşitlikleri elde edilir.Bu şekliyle problemin eski Mısırlılar tarafından bilindiğine muhakkak nazarıyla bakılmaktadır, zira eski Mısırlılar kenarları bu ölçülerde olan gönyeleri inşaatlarda ve marangozlukta kullanıyorlardı. Diophantus. bu eşitliğin başka sayılarla da sağlanıp sağlanamayacağı konusunu ele aldı, ancak böyle sayılar bulunamadı. Ondan sonra bu ifadede "üs" olarak sadece "2" değil de daha genel olarak herhangi bir "n" sayısı ele alınmak suretiyle problem şu en genel halde bir önermeye dönüştürüldü: n sayısı 3 ve daha büyük olan bir tam sayı [n=3,4,5,6,...] olmak üzere xn + yn = zn eşitliğini sağlayacak şekilde tam sayılı x ve y değerleri yoktur.Bir teorem olarak ispat edilemeyen, ancak deneme ve sezgiyle elde edilen bu önermenin kesinlik kazanabilmesi için ispatlanabilmesi gerekirdi. Bu problemin n=3 ve z=2 özel hali o!an x3 + y3 = 23 denklemi için bir isbatı 10. asırda yaşamış olan Müslüman alimlerden Ebü Mahmud el-Hocendî tarafından verildi ise de genel halde, uzun asırlar boyunca halledilemeden kaldı ve nihayet E.T.Bell'in "amatörler prensi" olarak adlandırdığı Pierre Fermat tarafından ele alındı. Fermat, amatör bir dahi idi ve ne yazık ki hiçbir buluşunu doğru düzgün yazmazdı: onun en önemli buluşları, ispatları, okuduğu kitapların kenarlarına alınmış notlardı. Diophantus'un "-Arithmetica''sının Bachet tarafından yapılan Fransızca tercümesini okurken kitabın kenarına "Bu teoremin gerçekten pek güzel bir isbatını keşfettim, fakat bu sayfanın dar kenarlarına sığmaz" diye bir not düştü ve isbatı vermedi. Daha sonra Ferma'nın Son Teoremi olarak anılan bu teorem, Fermat'nın onu keşfettiği 1637'den ben isbat edilememiş olup, bu tezin kaleme alındığı sıralarda, İngiltere’de Andrew Wiles tarafından 200 sayfadan daha uzun süren bir işlem sonucunda isbat edilmiş olduğu şeklinde bir haber ulaşmış bulunmaktadır.Bu konu hakkında, bkz: Gamow., SONSUZ., s.23-24 ; E.T.Bell., B.MAT.I., s.63-64-65; E.T.Bell., DEVELOPMENT., p.68.v.dv.; Hocendî'nin verdiği özel çözüm için, bkz: Nasr., İSL.İL, s.85.sü:l.pr:3 Bu teoremin Andrew Wiles tarafından isbat edildiğine dair haber için, bkz: Terzioğlu., Mk: FERMAT
[18] E.T.Bell., DEVELOPMENT., s.39.2
[19] Nasr., İSL.İL., s. 78.sü.1.pr: 1/1
[20] E.T.Bell., DEVELOPMENT., p.31.4
[21] Bemal.l., s.196.1
[22] E.T.Bell., DEVELOPMENT., p.51.3
[23] Nasr., İS.İL., s.77-86 arası.
[24] Nasr., fSL.İL., s 85 sü:l pr:l; E.T.Bell., DEVELOPMENT., p.99.2. v.dv.
Bu konuda daha geniş bilgi için, bkz: Ayyübî.. Mk: HAREZMÎ; Hoyrup., Mk: İBN-İ TÜRK VE HAREZMÎ; Saidan., Mk: HAREZMÎ; Souissi., Mk: HAREZMÎ.,
[25] Nasr., İSL.İL., s 136-138
[26] Ülken., İ.F., s.55.1/l-s.57
[27] Nasr, İSL.İL., s.95.sü:2 v.dv.
[28] Nasr., İSL.İL, s.98.sü:2.pr:3 v.dv.
[29] M. Bayraktar., İ. B. T. T., s.79
[30] Nasr., İ. B. M, s. 180 Bitruci hakkında derli-toplu bir bilgi için şu makaleye başvurulabilir: M.Kaya., Mk: BİTRÜCÎ
[31] İstanbul Rasathanesi ve Takiyüddin hakkında geniş bilgi için, bkz: Adıvar.II., s.99-109 ; bu konuda mufassal bir müstakil eser olarak, bkz: S. Ünver., İSTANBUL RASATHANESİ.